Peygamber Efendimizin Kızları Hakkında Bilgi

(Okunma sayısı 62 defa)
CeeMoo

CeeMoo

Peygamber Efendimizin Kızları Hakkında Bİlği

 1)Hazret-i Fatıma (r.a)



2)Hazret-i Rukiyye (r.a)



3)Hazret-i Ümmü Gülsüm (r.a)



4)Hazret-i Zeynep (r.a)

 

1)Hazret-i Fatıma (r.a)



Rasulullah’ın Neslini Devam Ettiren Nur Yumağı

 

Hazreti Fâtıma radıyu anhâ Nebîler Efendisinin son çiçeği… Rasûlullah sallu   aleyhi ve sellem Efendimizin dünyada neslini devam ettiren nur yumağı…   Kızlarının en küçüğü… Cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve   Hüseyin’in anneleri… Hz. Ali kerremu   veche efendimizin zevcesi… Eli değirmen döndüren “Fâtıma ana” diye   anılan bir sultane anne… Beyi ve çocuklarıyla ehl-i beyt’i teşkil eden   ümmetin hanımlarının seyyidesi… Cennet hurilerinin hanımefendisi…

 

O, Bi’setten yaklaşık bir yıl önce Mekke’de doğdu. Resûl-i Ekrem (s.a.)   efendimiz ona Fâtıma adını verdi. Deylemî’nin Ebû Hureyre (r.a.)’den   rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: “Onu sevenleri, Allah’ın   Cehennem’den uzaklaştıracağı için kızıma Fâtıma adını verdim.” buyurdu.   Fâtıma, “sütten kesilmiş” anlamına gelmektedir.

 

O, Zehra ve Betül lakablarıyla meşhurdu. Zehra; “Ak yüzlü, nur yumağı,   beyaz, parlak, ve aydınlık yüzlü kadın” manasına, Betül ise; “Dünyevi   heveslerden uzak, ibadet için kendisini Allah’a yönelten, iffetli ve   namuslu kadın” anlamına gelmekteydi.

 

O, yaşının küçük olması sebebiyle ve bilhassa anneciği Hz. Hatice   (r.anhâ)’nın vefatından sonra babacığının yanından hiç ayrılmadı. Bazan   babasının elini tutup Mekke sokaklarında gezdi. Bazan da babasının   peşini takip etti. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan babacığına   yardımcı olmağa çalıştı. Bir gün babasıyla Kâbe’ye gitmişlerdi. Kureyş   Müşrikleri onları görünce toplandılar ve fısıltı halinde birbiriyle   konuşmaya başladılar. Babacığı Kâbe’nin yanında namaza durdu. Secdeye   vardığında Ukbe İbni Ebî Muayt adındaki azgın müşrik, bir deve işkembesi   getirerek babasının sırtına koydu. Geriye çekilip uzaktan  birbirleriyle  gülüşmeye ve dalga geçmeye başladılar. Buna çok öfkelenen  küçük Fâtıma  babacığının sırtından o ağırlığı kaldırıp elbisesini  temizlemedi. Fahr-i  Kâinat (s.a.) efendimiz secdeden başını kaldırdı ve  o azgın kişilere  ellerini açarak: “Allah’ım bu azgınları sana havale  ediyorum Ya Rabbî!  Kureyşi sana bırakıyorum” buyurdu.

 

Abdullah İbni Mesûd (r.a.) Kâbe hareminde Resûlullah (s.a.) Efendimize   bu tür eziyet edenlerin sonlarının çok fecî olduğunu şöyle anlatır:   “Allah Hakkı için o azgın müşrikleri Bedir günü gördüm. Hepsini   katlettiler. Bir kısmını sürüyerek Bedir kuyusuna attılar”.

 

Hazreti Fâtıma Mekke’de babacığının yanından ayrılmadığı için bu tür ezâ   ve cefâları çok gördü. Yine bir gün Kâbe’ye varmışlardı. Müşrikler   baabacığının etrafını sararak: “şunu şunu söyleyen sen değil misin?”   diye hakaret ettiler. Hatta azgın bir müşrik İki Cihan Güneşi   Efendimiz’in yakasından tutup sıkıştırdı. Küçük Fâtıma çok korktu ve   titreyerek yere yıkıldı. Efendimiz ise hiçbir telâşa gerek duymadan hak   olarak söylediği sözleri tekrar ederek: “Evet bunları söyleyen   benim”buyurdu. Bu esnada Hz. Ebû Bekir (r.a.) yetişti ve: “Rabbim   Allah’tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?” diyerek müdahale   etti ve azgın müşrikleri oradan uzaklaştırdı.

 

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz’in Mekke dönemi böylesine çetin geçti.   İslâm’ın yayılması için bütün bu ezâ ve cefâlara sabretti. Zira zafer,   sabırdan sonra idi. Bu sebebten o kendine yapılanlara aldırmaz, kin   tutmaz ve kişileri Allah’a havâle ederdi. Bir gün yine yolda giderken   azgın bir müşrik, Efendimizin üzerine toz toprak ve pislik attı. Üstü   başı toz-toprak olan ve elbiseleri kirlenen Efendimiz eve döndü. Nur   topu yavrucuğu Fâtıma, kapıyı açınca babacığını tanıyamadı ve ağlamağa   başladı.

 

Ablaları da ağlıyordu. Peygamber babacığı ise kendilerine gülümsüyordu:   “Zararı yok, su ile temizlenir” diyordu. Böylece nur parçası  yavrularını  sukûnete kavuşturmağa çalışıyordu. Fakat küçük Fâtıma ise   hıçkırıklarını tutamıyordu. Onu susturabilmek için: “Ağlama kızım. Yüce   Allah, babanı koruyacaktır.” buyurdu ve ona Allah’ın hıfz u emânında   olduğunu duyurdu. Bu şekilde onun korku ve endişelerini gidermeğe gayret   etti.

 

Hz. Fâtıma (r.anhâ), Peygamber babasının engin sevgisi ve bol şefkati   altında büyüdü. Babacığındaki merhameti ve güzel ahlâkı, anneciğindeki   asâleti, cömertliği, babacığına karşı hizmet, hürmet ve muhabbeti gördü.   İslâm uğruna çektiği sıkıntılara nasıl katlandığını ve o yolda   fedakârlığın en güzel örneklerini bizzat yaşarak öğrendi. Tam bir iffet   ve izzet-i nefs nûmûnesi olarak bütün güzellikleri hayatına nakşederek   kendisini yetiştirdi.

 

O şanslı bir genç hanımefendiydi. Peygamber babası ve anneler sultanı   Hz. Hatice’nin yanında onların gözetiminde eğitimini tamamladı. Rahmet   ve şefkat pınarından doyasıya içti. Fakat küçük yaşta çok çileler çekti.   Çocukluğu Kureyş’in zulum, baskı ve ambargoları altında geçti. Daha   henüz ömrünün baharını yaşarken anneciğini kaybetti. Mekke’de   Müslümanlara ezâ ve cefalar arttı. İşkenceler dayanılmaz hal aldı. Bunun   üzerine babacığına hicret izni verildi. Daha sonra da aile efradı ile   birlikte kendisi de Medine-i Münevvere’ye hicret etti.

 

Hz. Fâtıma (r.anhâ) bu göç ile çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği   Mekke-i Mükerreme’ye vedâ etti. Medine-i Münevvere’de huzurla yaşamağa   başladılar… Babacığı Hz. Âişe (r.anhâ) annemizle, ablaları da Hz. Osman   (r.a.) ile evlendi. Kendisi de evlilik çağına ulaşmış 16-17 yaşlarına   girmişti. Nebiler sultanı Efendimizin son çiçeği olarak ona tâlib   olanlar çoğalmıştı.

 

O, hassas ruhlu, zayıf yapılı idi. Yaşından beklenmeyecek derecede yüce   bir ahlâka sahibti. Üstün bir zekâsı, halîm ve selîm bir yapısı vardı.   Son derece mütevaziydi. Söz ve davranışlarında vakurdu. Çok az   konuşurdu. Ağzından çıkan sözler inci danesi gibi hikmetler saçardı.   Cömertti, zâhidâne yaşamayı severdi. Ev işlerinde maharetli ve   becerikliydi. İki Cihan Güneşi Efendimizin bir parçası ve kalbinin   meyvesiydi. Bu sebebten ona Peygamber’e hısım, akraba ve damat olabilme   şerefine erebilmek için ashâb-ı kiramın büyüklerinden dahi talepler   gelmişti. Önce Hz. Ebû Bekir (r.a.) sonra Hz. Ömer (r.a.) dünür olmuştu.   İki Cihan Güneşi Efendimiz bu yakın dostlarına: “Fâtıma hakkında Allah   Teâlâ’nın emrini bekleyelim.” buyurmuştu. Bu haberler Medine’de   yayılınca Ebû Tâlib ailesi Hz. Ali’yi bu konuda acele davranması için   uyardı. Onun da gidip tâlib olmasını istediler. Fakat o: “Ebû Bekir ve   Ömer’den sonra bana verirler mi?” diye çekindiğini söyledi. İkna ederek   onu istemeğe râzı ettiler. Evliliği ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a.)   kendisi şöyle anlatır:

 

“Halk arasında konuşulanları duyan azadlı kölem bir gün bana: “Ey Ali!   Fâtıma’nın Rasûlullah (s.a.)’den istendiğini biliyor musun?” dedi. Ben   de: “Bilmiyorum.” dedim. Tekrar bana: “Ey Ali! Rasûlullah’a gidip   Fâtıma’yı sana nikâhlamasını istemekten seni alıkoyan nedir?” dedi. Ben   de: “Yanımda birikimim yok.” dedim. O da: “Rasûlullah’a gidersen,   muhakkak sana Fâtıma’yı nikâhlar!.” diyerek bana gitmemi ısrar etti. Ben   ise bu konu için Rasûlullah (s.a.)’in huzuruna çıkmaktan çekiniyordum.   Fakat akrabalarımın hepsi bana: “Fâtıma’yı Rasûlullah’tan bir de sen   iste.” diye teşvik ediyordu. Sa’d ibni Mu’az (r.a.), bu hususta beni   ikna eyledi. Nihayet çekinerek, sıkılarak da olsa Rasûlullah (s.a.)’e bu   teklifi götürmek üzere evden çıktım.

 

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz’i, Ümmü Seleme (r.anhâ) annemizin evinde   buldum. Kapıyı çaldım ve selâm verdim. İçeri buyur ettiler. Efendimiz   bana yanında yer gösterdi. Ben de edebli, mahcub ve heyecanlı bir   vaziyette başımı öne eğip oturdum. Halimi anlayan Efendimiz “Ya Ali!   Öyle zannederim ki bir murâdın var.” buyurdu. Ben de: “Ya Rasûl!   Anam-babam sana fedâ olsun. Senin bereketinle sırat-ı müstakimi  bulduk.  Hayatımın sermayesi sensin. Nice zamandır ona cüret edip  söyleyemedim.”  diye söze başlayınca bana tebessüm etti ve: “Herhalde  Fâtıma’yı  istemeye geldin.” buyurdu Ben de: “Evet” dedim. Bunun  üzerine:  “Fâtıma’ya mehir olarak verebileceğin neyin var?” diye sordu.  Ben de:  “Bir kılıcım, bir devem bir de küçük zırhım var.” dedim.  Efendimiz:  “Kılıcın sana lazımdır. Deven bineğindir. Zırhını sat Ya  Ali!” buyurdu  ve sözüne devamla: “Hak Teâlâ kendi katında Fâtıma’yı  sana nikâhladı.  Senden önce melek gelip, bana bu hâli haber verdi.”  dedi.

 

Merhaba Ziyaretçi

*

Haberler

Lütfen sitemizde hakaret ve küfür içeren paylaşımlarda bulunmayınız.

  • Toplam İleti: 6590
  • Toplam Konu: 5844
  • Toplam Üye: 23
  • Son Üye: curkam
  • Bugün En Çok Çevrimiçi: 291

En son gönderilen iletileri göster
[Daha fazla istatistik]

Çevrimiçi Üyeler

  • 201 Ziyaretçi
  • 0 Üye
  • (41 Örümcek)

Son 1440 dakika içinde aktif olan üyeler: Yandex (36), Google (3), Baidu (2)

Bugün En Çok Çevrimiçi: 291
En Çok Çevrimiçi: 738 (03 Mar 2019 18:46)